Mavi bir serinlik Datça

Kategori: Basın Odası - Haberler | 0

Mavi-bir-serinlik-datcaDatça; dağla denizi, Akdeniz’le Ege’yi birbirine kavuşturmuş, maviye dokunup yeşile boyanmış, sanki yeryüzündeki her güzellikten bir parça ödünç alıp benliğine katmış. Datça’yı bu denli eşsiz kılan bu mudur acaba…

Strabon, “Tanrı yarattığı kulunun uzun ömürlü olmasını isterse, onu Datça Yarımadası’na bırakır” demiş yıllar önce. Acaba bu sözünün bir gün kulaktan kulağa yayılıp Datça’nın her bir yanında ünleneceğini bilse, “Ah keşke biraz daha afilli bir laf etseydim!” diye yakınır mıydı? Yoksa “ne eksik ne de fazla bir laf etmişim, Datça’ya tam da yakışanı dillendirmişim” diye mi düşünürdü? Bana kalırsa, ikincisinin ihtimali bir hayli yüksek; öyle ya, bu söz Datça’ya tam uymuş, özenle dikilmiş bir kıyafet gibi tam üstüne oturmuş. Datçalılar öyle benimsemişler ki bu lafı, neredeyse yarımadanın resmi sloganı yapmışlar.
Datça’ya, sıcak ve boğucu bir havada, bir ağustos günü varıyorum. Bir süredir Ege kıyılarını geziyorum ve oldukça yükseklerde seyreden hava sıcaklıkları, dinlenmeye diye çıktığım yolculuğu tam tersine yorucu kılıyor. Datça’ya vardığımdaysa, denizden hafif bir rüzgâr esiyor, havanın yakıcılığını bir an olsun duyumsamıyorum. Sadece o ana özgü olduğunu düşündüğüm tatlı serinleme hissinin, aslında Datça’da olağan bir durum olduğunu anlıyorum bir süre sonra. Demek ki burası “yanmayan” tatil beldelerinden; nemin fazla olmadığı, tertemiz rüzgârların yıl boyunca estiği, mis gibi havayı ciğerlerinize çekip tatil kelimesinin anlamını tekrar sorgulayacağınız, yeryüzünde bir eşi daha olmayan yerlerden. Bu son derece “kendine has” beldeye, daha ilk görüşte vurulu yorum. Sevimli restoranlar, büfeler ve dükkânların dizili olduğu sahil yolunu, her nefes alışımda Datça’da olduğumun bir kez daha farkına vararak hiç acele etmeden turluyorum. Bir yanımda uzanan, uslu bir çocuk misali hiç kıpırdamayan uçsuz bucaksız deniz, bir süre sonra arkadaşını da koluna takarak devam ediyor yoluna. Diğer yanımda duran minik bir göle bağlanıyor suları usulca. Hemen yanındaki kafe, hem gölü hem de denizi, bu kol kola girmiş iki sırdaşı seyre dalarak kahvaltı etmek için gelenlerle dolup taşmış. Datça’nın merkezinde bir aşağı bir yukarı dolanırken, amfiteatrın yakınında koca bir aslan heykeli çıkıyor karşıma. Meğerse bu heykel, Knidosluların kazandıkları bir zaferin anısına yaptırdığı, 1855 yılında İngiltere’ye götürülen Knidos Aslanı’nın bir kopyasıymış. Aslı ise British Museum’un girişinde sergileniyormuş! Görülen o ki Datça kendi topraklarına ait, değeri paha biçilmez Knidos Aslanı’nın ancak mermerden bir kopyasıyla yetinmek zorunda kalmış.

CAN YÜCEL’İN DATÇA’SI
Adı üstünde Datça’nın eski yerleşimlerinden olan Eski Datça’da, begonvil, sardunya ve melisalarla süslü dar sokaklarda yürüyerek yıllar öncesine ait taş evleri seyre dalıyorum. İlk durağım, adı Datça’yla bütünleşmiş aykırı şair Can Yücel’in çok sevdiği bir mekân olan köyün kahvesi. Kahvenin bir köşesinde yarım bıraktığı şarabın şişesi, fotoğrafları, şiirleri sergileniyor. Mekânın sahibi ve aynı zamanda muhitin eski muhtarı sıkı dostuymuş Can Yücel’in. Kapının hemen yanında oturuyor, onunla yaptığı tatlı muhabbetleri yâd ediyor sessizce belki de.
Bu kahve aynı zamanda Datça’nın endemik otlarıyla yapılan meşhur çaylarını tatmak için harika bir yer. Çiçekleri, minik kozalakları andıran karabaş otu, mis kokulu adaçayı ve mercanköşkü kahvede servis edilen çaylar arasında. Bunların dışında Datça’da biberiye, pelin, üzerlik otu, dağ nanesi, kantaron, sumak, yarpuz ve değişik naneler yetiştiriliyor ve çoğunun da çayı yapılıyor. Eski Datça’da “Datça Sanat” adlı mütevazı bir atölye kesiyor yolumu. Öncesinde bankacı olan, şehir hayatını terk ederek Datça’ya yerleşmiş Müberra ve Yaşar Aydoğan, eskiden köyün fırını olan bu minik atölyede, vitray ve sedef işçiliğinin en nadide örneklerini üretiyorlar. Bölgede ipekböceği yetiştiriciliğini ve ipek dokumacılığını da artırmayı hedefleyen çift, altı yıldan beri bu alanda projeler yürütüyor. Atölyeleri, ipek dokumacılığının en şık örneklerine ev sahipliği yapıyor; rüzgârda belli belirsiz dalgalanan bembeyaz kıyafetler insanı tatlı hülyalara sürüklüyor.

KIZLAN’DAKİ YEL DEĞİRMENLERİ
Datça’nın rüzgârından bahsettik, yel değirmenleri de bunun doğal bir sonucu olarak göze çarpıyor elbette. Kızlan Köyü’nde bulunan değirmenlerden restorana dönüştürülmüş bir tanesi haricindekilerin hepsi yarı yıkık durumda. Yıllardır boş kalmalarını fırsat bilmiş türlü bitkinin işgaline uğramış değirmenleri yine de ziyaret edebilir, rüzgârın en şiddetli estiği noktaya kondurulduklarına bizzat şahit olabilirsiniz.

EGE VE AKDENİZ’İN ÖPÜŞTÜĞÜ YER: KNİDOS
Datça Yarımadası’nın tam ucunda, Ege ve Akdeniz’in öpüştüğü noktada bulunan antik şehir Knidos da muhakkak görülmesi gereken yerlerden biri. Tarihi MÖ 700’lü yıllara dayanan, antik çağın önemli bilim ve sanat merkezlerinden olan Knidos, seneler boyu özensiz kazı çalışmalarına maruz kalmış. Birçok eser ait olduğu topraktan koparılıp başka ülkelere taşınmış ancak buna rağmen Knidos hem konumu hem de barındırdığı eserleri sayesinde cazibesini yitirmemiş. Helenistik döneme ait güneş saati, taşları ve basamakları oldukça iyi durumdaki bir şehir yolu, şehrin stoası ve limana bakan küçük tiyatro günümüze dek iyi korunmuş eserlerden. Alana hâkim muhteşem bir konuma kurulmuş Afrodit Tapınağı’nı da atlamamak gerek. Her ne kadar tapınağın tam ortasında bulunan Afrodit heykeli şu ana dek bulunamamış olsa da güzelliği ağızdan ağıza aktarılıyor ve herkesi kendi hayalindeki Afrodit’i yaratmaya teşvik ediyor.

MASMAVİ KOYLAR
Datça, koyların bolluğu bakımından son derece şanslı tatil beldelerinden. Plajların çoğu mavi bayraklı. Datça’nın güzellikte birbiriyle yarışan koylarının tek kusuru, plajların irili ufaklı çakıllardan oluşması, tabii buna da kusur denirse… Ben yarımadanın en çok uğranılan yerlerinden biri olan Palamutbükü’nü koyuyorum gezi planıma. Burayı özel yapan, çevrede göz zevkini bozacak nitelikte devasa binaların, otellerin bulunmaması. Sahil yolunda, şirin pansiyonlar, balık restoranları ve Datça’ya özgü ürünlerin satıldığı dükkânlar sıralanmış. Hemen yanındaki plaj ise denize girmek isteyenlerin gönlünü çalıyor çaktırmadan.
Datça, dağla denizi, Akdeniz’le Ege’yi birbirine kavuşturmuş; maviye dokunup yeşile boyanmış, sanki yeryüzündeki her güzellikten bir parça ödünç alıp benliğine katmış. Bu mudur bilmem ki, Datça’yı bu denli eşsiz kılan. Bildiğim tek bir şey var, o da Ege’ye bir gezi planınız varsa şayet, mutlaka Datça’yı dahil etmeniz gerektiği. Hele bir ayak basın, görün bakın nasıl en alımlı haliyle karşılayacak sizi.

REHBER
YEMEK & KoNAKLAMA
Hüsnü’nün Yeri – balık restoran
Kumluk plajındaki restoran, lezzetli meze ve zeytinyağlıları, ızgara ve balık çeşitleri ve harika deniz manzarasıyla Datça’nın dikkat çeken restoranları arasında yer alıyor.
husnununyeri.com
İskele mah. Kumluk plajı, Datça /Muğla
0 252 712 8335

Fevzi’nin Yeri
Leziz balık çeşitlerini ve özenle hazırlanmış mezeleri tadabileceğiniz nezih mekânlardan biri olan Fevzi’nin yerinde, “karavilla” adındaki şifa niyetine yenilen Datça’ya özgü salyangoz yemeğini yılın on iki ayı boyunca tatma imkânınız bulunuyor.
www.fevzis.com
Fevzi’nin Yeri, İskele Mah, Kumluk Plajı Mevkii, Datça /Muğla
0 252 7129746

Knidia Eko Çiftlik
Yazı Köyü’ne 3 km mesafede bulunan çiftlik, şehrin boğucu temposundan kaçıp doğal bir ortamda vakit geçirmek, oda haline getirilmiş bir su değirmeninin içinde konaklamak isteyen tatilciler için ideal bir mekân. Bahçedeki çalışmalara sizin de katılabileceğiniz çiftlikte yemekler burada yetişen malzemelerle hazırlanıyor ve tatilinize eğlencenin yanında sağlık da katıyor.
www.knidia.com
0532 2113858

Haber linki

http://www.dunyakazanbizkepce.com/works/datca.pdf

Jetlife
Mayıs 2012