Datça tatilimi takdimimdir

Kategori: Basın Odası - Haberler | 0

datca-tatili-2-antik-cafe-barDatça deyince aklıma ilk önce demet demet papatyalar gelir. Neden derseniz, ofisimizdeki eski danışmanlarımızdan Süleyman Bey, her Datça tatili dönüşü kucak dolusu papatyalar getirirdi. Bizim ofiste yaşlıca sayılabilecek ne kadar insan varsa, çoğunun ya kendi yazlığı vardı orada ya da akrabalarının, eşinin dostunun. İşte bu nedenle, birkaç yıl öncesine kadar Datça benim için bir emekliler beldesiydi, dolayısıyla da cazibesi yoktu.  Zaman geçtikçe, ‘yaş ilerledikçe’, yaşıtlarımdan da duyar oldum Datça’yı. İstanbul’daki candostum Hatice, “Kızımmm, Datça süpermiş. Mutlaka gidelim” dediğinde, “Hadi yaa? İyi, peki gideriz bir ara” demiştim yarım ağız.

Sonra günü birlik doğa yürüyüşlerinde Ümit Abla ve Yalçın Abi ile tanıştım. Ümit Abla ve eşi Atila Abi’nin orada yazlıkları vardı. Yalçın Abim de geçen bahar bir yazlık almak suretiyle Datça’lı oluvermişti. Bu ekibin facebook’a yükledikleri Datça fotoğraflarına çıldırdım. Önceleri burun kıvırdığım bu belde, görmek istediğim yerler listesinde ilk sıralara yükselmişti.  Geçen yıl, dalış için bir hafta sonu gittim gitmesine de, gezecek görecek zaman bulamadım. Bu yaz yine günübirlik yürüyüşlerden tanıdığım arkadaşlarla nasıl olduysa oldu, tarihleri denk getirdik ve Datça’da buluştuk. Ümit Abla sağolsun bizim için güzel bir ev kiraladı. Feryal oda arkadaşım oldu. Kardeşi Murat ve eşi Nuray ise ev arkadaşlarımızdı. Evin günlüğü 100 TL idi. Kişi başı 25 TL’ye konaklama gereksinimimizi halletmiştik.

Yemek de sorun olmadı. Her keseye uygun restoran, kafe var Datça’da. Biz en çok “Baba Lokantası”nı keşfettiğimize sevindik.  Yemekler hem son derece leziz hem de ucuzdu.  Murat bir de slogan buldu burası için: “Küçük esnafın büyük lezzeti.” Zekeriya Sofrası da ev yemekleri yapan lokantalardan biri. Ayrıca, bugüne kadar sadece Datça’da görüp sevdiğim bir şey var: Özbel sitesine doğru gidilen yol kenarındaki plajlarda gündüz denize girilirken, gece buraları restoran haline geliyor. Neredeyse denizin içinde yemek yiyorsunuz. Datça’yı farklı kılan özelliklerden biri bu bana kalırsa.

Datça’da yemeden gelinmemesi gereken  ne var ? Bana göre, kabakçiçeği dolması. Ayrıca, karanfilli ekmeğini de şiddetle, hararetle öneririm.  Hele tazeyken öyle güzel kokuyor ki meret, yemesem de sadece koklasam mı acaba dedirtiyor. Datça deyince akla badem gelmemesine imkan yok tabi ki. Üç tür badem var Datça’da ama ikisi aklımda kalmış: Ak badem ve Nurlu badem. Geçen yıl dalış için gittiğimde Ak badem almıştım ve beğenmiştim. Bu yıl paraya kıydım –diğerlerine göre biraz pahalı- Nurlu badem aldım ama pek beğenmedim çünkü benim damak tadıma göre fazla tuzluydu.  Zeytinyağı  ve kekik balı da Datça’nın meşhur lezzetlerinden.  Eşe dosta hediye olarak götürebilirsiniz.

Konaklama dedik. Yeme içme dedik. Gelelim gezmeye. Gezecek o kadar çok yer var ki. Can Yücel’den dolayı Eski Datça’yı çok merak ediyordum. Yalçın Abi’nin başını etini yeme faaliyetim sonuç verdi, zaten taaaa Ankara’dan pazarlığını yapmıştım. E bu durumda ilk durağımızın Eski Datça olması kaçınılmazdı.

datca-tatili-1Yalnız akşama doğru gidip, fotoğraf çekmeye kendimizi kaptırıp, ara sokaklara dalınca, hava da kararınca avuç içi kadar Eski Datça’da kaybolalım mı biz ? Her yer karanlık, in cin top oynuyor, sokak lambası filan hak getire…. Yusuf yusuf diyoruz hepimiz içimizden ama birbirimize de çaktırmıyoruz. Güya durumumuzla dalga geçiyoruz, şakalar filan yapıyoruz… Oradan mı gitsek buradan mı gitsek, ne yapsak ne etsek derken Allah’tan karşımıza motorunun üzerinde bir amca çıktı da, yolu tarif etti de, merkeze çıkabildik.

Tabi ben “Karanlığa kaldık, hiçbir yeri göremedim. İstediğim gibi gezemedim” diye vıdı vıdı edince, buraya tekrar gelmek farz oldu. Fakat bu sefer de öğle sıcağına kalmıştık.

Bu arada, burada, bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim. Coğrafyanın babası sayılan Strabon demiş ya, “Tanrı uzun ve sağlıklı yaşatmak istediği kullarını Datça’ya gönderir” diye. Datça’nın havası temizmiş, bol oksijenliymiş, klima iklimine sahip dünyadaki ender yerlerdenmiş, rüzgarı bolmuş hep esermiş de hiç yanmazmışsınız, bunalmazmışsınız. Yalan ! Külliyen yalan!!  Kliması mı bozuldu ben gelince ? O nasıl bir sıcaktı yarabbi… Buhar olup uçacağımdan korktum. Durduğum yerde kendi terimle duş alıyordum resmen. Ama yılmadık. Karış karış gezdik. Öncelikle Can Yücel’in müdavimi olduğu “Orhan’ın Yeri”nde nefis bir kahvaltı ile güne başladık.

Ardından Can Yücel’in fotoğraflarıyla, yarım kalan şarabının sergilendiği bölümde bir sürü fotoğraf çektik.

Ömrünün son yıllarını Datça’da geçirince Can Baba, haliyle Datça da Can Babayla özdeşleşmiş. Büyük şair, Datça’ya gömülme isteğini “Vasiyet” adlı şiirinde dile getirmiş.

Beni kuzum Datça’ya gömün
Geçin Ankara’yı, İstanbul’u !
Oralar ağzına kadar dolu
Alabildiğine de pahalı
Örneğin Zincirlikuyu’da
Bir mezar 750 milyona.
Burası nisbeten ucuzluk
Ortada kalma tehlikesi de yok
Hayır dua da istemez,
Dediğim gibi beni Datça’ya gömün
Şu deniz gören mezarlığın orda,
Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama.

Antik Kafe’de, limonata eşliğinde soluklandık. Antik Kafe’nin ve hemen yanında takı, peştamal, fular gibi hediyelik eşyaların satıldığı dükkanın sahibi olan Yaşar Aydoğan, eskiden yörenin önemli geçim kaynakları arasındayken unutulmuş olan ipek böceği yetiştiriciliğini yeniden canlandırmış. Kadınları eğitmiş. Şimdi yetiştirdikleri ipekböceklerinden elde ettikleri  ipek iplerden dokudukları şalları, peştemalları, fularları ziyaretçilerin beğenisine sunuyor. Cam Atölyesinin sahiplerinden olan çiftin konukseverliğini ve güler yüzünü de anmadan geçemeyeceğim.
Kendingez.com
Kategorisi: Genel, Türkiye > Muğla
Gezi Tarihi: 17 Temmuz 2010 Cumartesi
Yazı Tarihi: 05 Ağustos 2010 Perşembe